Kızıl Çin’e Yolculuk
Bazı yolculuklar vardır; gittiğiniz yeri anlatmaz, sistemi anlatır.
Bu yazı, tam olarak böyle bir yolculuğun ilk adımı.
İstanbul’dan başlayıp Çin’in kalbine uzanan bu rota, bir seyahatten çok daha fazlasıydı. Yüz tanıma sistemleriyle açılan kapılar, uygulamalarla kontrol edilen hayatlar, “uygun görülmeyen” bir şarkı ve sessiz bırakılmış camiler…
Bu satırlarda anlatılanlar, haritalarda gösterilmeyen ama sahada her an hissedilen bir gerçekliğin kaydıdır.
Ben bu yazıda, Doğu Türkistan’a varmadan önce Çin’in merkezinde gördüklerimi anlatıyorum. Çünkü Doğu Türkistan’ı anlamak için önce Pekin’i anlamak gerekiyor.
Bu bir gezi yazısı değil.
Bu, sahadan bir tanıklık.
ÇİN’E GİRİŞ: KONTROLÜN KONFORLA BULUŞTUĞU YER
Çin’e ikinci gelişim.
Bu, hayatta kalma rehberi gerektiren bir ülke.
Havalimanına indiğiniz andan itibaren, sizi bir sistem karşılıyor. Nakit paranın neredeyse tamamen ortadan kalktığı, her işlemin birkaç “süper uygulama” üzerinden yürütüldüğü bir düzen. Alipay ve WeChat olmadan su bile alamıyorsunuz. Metroya telefonla giriyor, telefonla çıkıyorsunuz. Turnikeye sadece ekranınızı değil, yüzünüzü de gösteriyorsunuz.
Her şey hızlı.
Her şey temiz.
Her şey düzenli.
Ama her şey kayıt altında.
Bir metro istasyonunda yanlış sıraya girdiğimde bunu bizzat deneyimledim. Yüz tanıma sistemiyle kontrol edilen Çin vatandaşlarının sırasındaydım. Daha önce hiçbir yüz tanıma kaydı yaptırmadığımı düşünerek uyardım. Polis bana sakin bir şekilde sırada kalmamı söyledi. Kamera yüzüme döndü. Kapı açıldı.
O an şunu anladım:
Sisteme girmek için izin vermenize gerek yok.
Sisteme zaten dâhilsiniz.
“BU ESER BULUNDUĞUNUZ BÖLGEDE DİNLENEMEZ”
Pekin’de bir akşam.
Arkadaşımın evinde oturuyoruz. Konu Doğu Türkistan’a yapacağım yolculuğa geliyor. Uygur müziği dinletiyorum. Çalma listesinden Abdurrehim Heyit’in bir eserini açıyorum.
Şarkı bitince, arkadaşım müziği kendi telefonuna eklemek istiyor. Tanıma uygulamasını açıyor. Birkaç saniye sonra ekranda bir uyarı beliriyor:
“Bu eser bulunduğunuz bölgede dinlenmeye uygun değildir.”
O an, Çin ile Uygurlar arasındaki mücadelenin ilk kez bu kadar somut bir şekilde karşıma çıktığı andı.
Mesele yalnızca coğrafya değildi.
Mesele hafızaydı.
XI’AN: ÇİN’DE İSLAM VAR MI?
Xi’an, İpek Yolu’nun başlangıç noktası.
Ve Xi’an Ulu Camii, 742 yılından beri ayakta.
Cami açık. Ezan dışarıya sesli okunuyor. Cemaat var.
Ama her şey kontrollü.
İSLAM’IN ÇİN’DEKİ İLK AYAK İZLERİ
XI’AN ULU CAMİİ
Çin topraklarında ezan sesi ilk nerelerde yankılandı diye sorsanız, sizi Çin’deki en eski ikinci cami olan Xi’an Ulu Camii’ne götürmek gerekir. Burası yalnızca bir ibadethane değil; İslam’ın Çin topraklarına attığı ilk sağlam adımın, ilk secdenin şahitliğini yapan noktalardan biridir.
Xi’an, İpek Yolu’nun doğudaki başlangıç noktasıdır. Yüzyıllar boyunca tüccarların, bilginlerin ve seyyahların uğrak yeri olan bu topraklara İslam, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından yalnızca birkaç on yıl sonra ulaşmıştır. Rivayetlere göre Hazreti Osman döneminde gönderilen sahabeler ve sonrasında bölgeye gelen Arap tüccarlar, burada İslam’ı tebliğ etmiş; bu topraklara yerleşerek ilk Müslüman mahallelerini kurmuş ve bu mübarek camiyi inşa etmişlerdir.
Cami, 742 yılında, yani neredeyse 1300 yıl önce inşa edilmiştir ve o günden bugüne birçok kez genişletilmiştir. Bugünkü hâliyle hem aktif bir ibadet mekânı hem de bir direniş ve hatırlatma sembolü niteliğindedir. Dış mimarisi Çin tapınaklarını andırır; ancak içeri girdiğinizde Kur’an-ı Kerim ayetleri, hat sanatı ve kıbleye dönük mihrap, buranın Allah’a kulluk edenlerin mekânı olduğunu açıkça haykırır.
Çin yönetiminin başlattığı din karşıtı “Kültür Devrimi” süreciyle birlikte Xi’an Ulu Camii’nin kapıları uzun yıllar boyunca ibadete kapalı kalmıştır. Günümüzde ise cami yalnızca namaz vakitlerinde kısa süreliğine açılmaktadır. Günün geri kalanında yapı adeta bir müze gibi işletilmektedir. Ziyaret etmek isteyenlerden ücret talep edilmektedir. Ancak Müslüman olduğunuzu belirtirseniz, kapıdaki görevlinin onayıyla ücretsiz geçiş sağlanabilmektedir.
Caminin içine yabancı turistler kesinlikle alınmamaktadır. Eğer Müslüman olduğunuzu açıkça ifade eder ve ikna edici olursanız, içeri girerek ahşap panolar üzerine yazılmış Kur’an-ı Kerim’in Çince tercümelerini görebilirsiniz.
Ben de burada bir Cuma namazı kıldım. Bizim alışık olduğumuzdan farklı bir usul uygulanıyordu: Hutbe daha kısa tutuluyor, buna karşılık Kur’an tilaveti çok daha uzun sürüyordu. Buna rağmen cami tamamen doluydu. Saflar sıkıydı; içeride derin bir teslimiyet hissi vardı.
O gün camide olmak, tarihin ve inancın aynı mekânda birleştiği nadir anlardan biriydi.
Bu cami bir ibadet mekânı olduğu kadar, bir vitrin.
“Bakın,” diyor, “Çin’de Müslümanlar var.”
Ama bu görüntünün ne kadar seçilmiş ve izinli olduğunu hissetmemek mümkün değil. Eğer burada bile bu kadar ölçülü ve denetimliyse, Doğu Türkistan’da ne oluyordur?
Bu soru, beni batıya doğru yola çıkarıyor.
TRENLE DOĞU TÜRKİSTAN: HARİTALARDA DEĞİL, GERÇEKTE TURFAN’A YOLCULUK
Çin’in eski başkenti Xi’an’dan, batıya doğru uzanan tren yolculuğum tam 24 saat sürdü.
Hedefim, Doğu Türkistan’ın kalbinde yer alan Turfan’dı.
Tren, sabahın çok erken saatlerinde Xi’an’dan hareket etti. Kompartımanlar kalabalıktı. Vagonlar, altı kişilik ranzalı yataklarla doluydu. Yolcuların çoğu sessizdi; bazıları pencere kenarında dışarıyı izliyor, bazılarıysa derin bir uykuya dalmıştı. Zamanla, hiç tanımadığım bu insanlarla ortak bir sessizliği paylaşmaya başladım. Bazen de aynı yemeği bölüştük. Konuşmadan kurulan bu geçici yol arkadaşlığı, yolculuğun en belirgin hâliydi.
Pencereden dışarı baktığımda kilometreler boyunca uzanan çorak araziler, küçük istasyonlar ve geniş bozkırlar geçip gidiyordu. Doğuya doğru ilerledikçe nüfusun seyrekleştiğini, manzaranın olduğu kadar kültürün de değiştiğini fark ettim. Tren yolculuğu boyunca cep telefonları çoğu zaman çekmedi. Sanki merkezden uzaklaştıkça, yalnızca mesafe değil, iletişim de kopuyordu.
Bu yolculuk bana yalnızca kat edilen kilometreleri değil, Çin’in merkezinden Uygur bölgesine doğru ilerledikçe hissedilen derin kültürel ve siyasi farkı da gösterdi. Xi’an’daki kalabalık, düzenli ve kontrollü yaşam; Turfan’a yaklaştıkça yerini belirgin bir durgunluğa, ağır bir sessizliğe ve tarif edilmesi güç bir tedirginliğe bırakıyordu.
Bu tren, beni yalnızca bir şehirden diğerine taşımıyordu.
Aynı zamanda, iki farklı dünyanın arasından geçiriyordu.
Trende ilk kez Uygur yolcularla tanışıyorum.
Diller farklı ama kelimeler tanıdık.
“Hoş.”
Turfan: Çölün Ortasında Bir Vaha
Dilimizde “turfanda” diye bir sözcük vardır; mevsimin başında ilk yetişen meyve ve sebze anlamına gelir. Bu kelimenin, adını Turfan şehrinden aldığı düşünülür. Çünkü kurak ve çöl ikliminin hâkim olduğu bu topraklarda, dünyanın en lezzetli meyveleri yetişir. Yakıcı sıcaklara ve susuzluğa karşı, yüzyıllar önce geliştirdikleri karez sulama sistemi sayesinde bu çölü adeta bir vahaya çevirmişlerdir.
Bir günlük tren yolculuğunun ardından, sabahın çok erken saatlerinde Turfan’a indim. Etrafımda her yerde Arap harfleri göze çarpıyordu. Çünkü Uygurlar, Türkçeyi Arap harfleriyle yazıyorlar. Yazıları okuyarak ne anlatıldığını kolaylıkla anlayabiliyordum. Konuşmada ise durum çok daha rahattı. Hepimiz Türkçe konuşuyorduk. Elbette kelimelerde ve cümle yapılarında farklılıklar vardı; ancak genel olarak yaklaşık yüzde yetmiş oranında aynı dili konuşuyor, zorlanmadan anlaşabiliyorduk.
Henüz sabah saat 08.00 olmasına rağmen hava sıcaklığı 40 derece civarındaydı. Tren garının kapısında, yolcuları otellerine götürmek için adeta birbiriyle yarışan taksiciler vardı. Ben ise içlerinden en rahat iletişim kurabildiğim İlhami Abi ile anlaşmayı tercih ettim. Önce kahvaltı yapabileceğimiz bir yere gitmeyi, ardından otele geçmeyi kararlaştırdık.
Kahvaltıda etli ve sebzeli mantı ile çay vardı. Çölün ortasında, güne bu sofrayla başlamak, Turfan’ın sert iklimine rağmen taşıdığı bereketin ilk işareti gibiydi.
Tuyug Köyü: Sessizliğin İçindeki Türk-İslam Nefesi
Turfan’ın yaklaşık 70 kilometre doğusunda, Yanan Dağları’nın eteklerine sıkışmış kadim bir yerleşim vardır: Tuyug Köyü.
Çorak topraklar üzerinde kurulu bu köy, bin yılı aşkın süredir Türk-İslam kültürünün izlerini taşır.
Kerpiç evleri, tozlu sokakları ve geleneksel Uygur mimarisiyle dikkat çeken Tuyug, İslamiyet’in Çin topraklarına ulaştığı ilk dönemlerde önemli bir durak olmuştur. Rivayetlere göre sahabeler ve dervişler bu vadide inzivaya çekilmiş, İslam’ı buradan çevre bölgelere yaymaya başlamıştır. Bu topraklar, bir zamanlar yalnızca bir köy değil; irfanın, tefekkürün ve inancın merkezlerinden biriydi.
Köyün merkezinde yer alan ve yaklaşık 700 yıllık geçmişe sahip cami, bugün Uygur bölgesindeki onlarca camiyle aynı kaderi paylaşmaktadır. İbadete kapalıdır. Hatta terk edilmiş durumdadır. Duvarları dökülmeye başlamış, çatısı yıkılmaya yüz tutmuştur. İçeride ne bir seccade, ne bir saf, ne de bir ses kalmıştır.
Bugün Tuyug Köyü’nde gerçek anlamda yaşayan bir yerleşim yoktur. Kerpiç evler hâlâ ayakta gibi görünse de, çoğu ya tamamen terk edilmiş ya da yalnızca birer vitrin olarak tutulmaktadır. Burada artık Türk-İslam kültürüne dair canlı bir hayat yoktur. Ezan sesi duyulmaz, ibadet eden kimse yoktur. Cami kapalıdır; köy halkı ya susturulmuş ya da tamamen göç ettirilmiştir.
Tuyug artık yalnızca turistik bir durak olarak varlığını sürdürmektedir. Çinli turistler kısa süreliğine gelip birkaç kare fotoğraf çeker ve ayrılır. Oysa burası, bir zamanlar medrese seslerinin yankılandığı, dervişlerin dua ettiği, ilim halkalarının kurulduğu bir merkezdi.
Bugün ise köy sessiz, denetimli ve sahipsizdir.
Köyün yakınlarında bulunan Bin Buda Mağaraları (Bezeklik Mağaraları) ise bambaşka bir dönemin izlerini taşır. Bu mağaralar, Budist Uygurlar dönemine ait duvar freskleriyle ünlüdür. Ancak İslam’ın bölgede yayılmasıyla birlikte bu mabetler zamanla terk edilmiştir. Ne var ki günümüzde Çin yönetimi bu mağaraları ön plana çıkarırken, İslami mirası bilinçli biçimde arka plana itmektedir. Tarih, tek yönlü bir anlatıyla sunulmakta; Doğu Türkistan’ın kimliği yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Tuyug’da bu çabanın izlerini açıkça görmek mümkündür.
Tuyug Köyü, çölün ortasında yer almasına rağmen yüzyıllar boyunca Karez adı verilen yer altı su kanalları sistemi sayesinde yeşil kalabilmiştir. Tanrı Dağları’ndan yer altından getirilen su, bu zeki mühendislik yöntemiyle köyde üzüm bağlarının, incir ağaçlarının ve küçük bahçelerin yeşermesini sağlamıştır. Bir zamanlar bu topraklarda, çölün ortasında yeşilin mucizesi yaşanıyordu.
Bugün ise bu sistem büyük ölçüde kurumuş durumda.
Ve Tuyug’un yemyeşil günleri, artık yalnızca hatıralarda yaşamaktadır.
Emin Minare: Korunan Tarih, Susturulan İnanç
Ertesi gün rotamda, Çin’in işine gelen tarihi nasıl titizlikle koruduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri vardı: Emin Minare ve Camii.
Bu yapı, 18. yüzyılda Emin Wang tarafından, hem babası anısına hem de Mançu Çing İmparatorluğu’na olan bağlılığının bir simgesi olarak inşa ettirilmişti. 44 metre yüksekliğindeki minaresi, tamamen kerpiç tuğlalarla örülmüş; ince hatları ve geometrik desenleriyle Uygur mimarisinin en zarif örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.
İlginç olan şu ki, bölgede yüzlerce cami ya yıkılmış ya da tamamen ibadete kapatılmışken, Emin Minare ve Camii özenle restore edilmiş, düzenli biçimde bakımı yapılmış ve turistlerin ziyaretine açık tutulmuş. Bunun sebebi ise açık: Bu eser, Çin’in resmî tarih anlatısına uygun bir figürü temsil ediyor. Yani “merkeze sadakatle bağlı yerli halkın” sembolü olarak görülüyor.
Bir kez daha bir müze camiindeyim.
Girişte biletimi alıp içeri giriyorum. Her şey son derece düzenli. Yürüyüş yolları taşla döşenmiş, çiçekler özenle ekilmiş, etrafta tek bir yabani ot bile yok. Bu kadar bakımlı bir sessizlik, insanın içinde garip bir boşluk bırakıyor.
Caminin hemen girişinde, Çin’le iş birliği yapmış yerel yönetici Emin Hoca’nın heykeli karşılıyor beni. Elinde, Mançu hükümdarı tarafından kendisine verilen “Wanglık Mertebe Belgesi” var. Yüz ifadesi sakin ama otoriter; sanki hem tarihin ağırlığını hem de verilen kararın bedelini aynı anda taşıyor. Heykelin hemen arkasında ise asıl yapı duruyor: caminin kendisi. Sade, vakur ve dimdik.
Kerpiçten inşa edilmiş minaresi, yüzyıllara meydan okurcasına göğe uzanıyor. Ancak bu ihtişamın ardında, tarih ve aidiyet duygusunun müzeye dönüştürülmüş bir hafıza gibi sunulduğunu hissetmemek mümkün değil.
Caminin içi de dışı kadar bakımlı. Zemine yeni yeşil halılar serilmiş, duvarlar temizlenmiş, her şey düzenli ve sessiz. Fakat bu düzenin ortasında göze çarpan ilk şey, kapıdan girer girmez halıların başladığı noktaya çekilmiş kocaman kırmızı bir şerit. Üzerinde tek bir uyarı yazıyor: “Geçilmez.”
Her şey ibadet için hazır gibi görünüyor; ama aslında hiçbir ibadete izin verilmiyor.
Bu hâliyle cami, bir inanç mekânından çok, kontrollü bir dekor gibi duruyor. Geçmişi sergileyen ama yaşamasına izin verilmeyen bir hatıranın içinde dolaşıyormuş hissi veriyor insana.
Caminin içinde görevli olarak bulunan, orta yaşını geçmiş bir Uygur amcayla sohbete başlıyorum. Sesi alçak, bakışları sürekli etrafı kolaçan eder gibi. Konuşurken temkinli olduğu her hâlinden belli. Bana, eskiden caminin cuma ve bayram namazlarında açık olduğunu anlatıyor. Sonra bu iznin yalnızca bayram namazlarıyla sınırlandırıldığını söylüyor. Ardından o günlerin de geride kaldığını ekliyor:
“Çok uzun zamandır burada hiçbir namaz kılınmıyor,” diyor neredeyse fısıldayarak.
Dayanamayıp soruyorum:
“Peki şimdi nerede namaz kılabiliyorsunuz?”
Başını hafifçe eğiyor ve sesini daha da kısarak cevap veriyor: Şehir merkezinde, devletin izin verdiği bir iki kontrollü nokta varmış.
“Ama orada da kameralar altında, sırayla ve kayıtla kılabiliyoruz,” diyor.
Sözleri bittikten sonra aramızda ağır bir sessizlik oluşuyor. O an, içerideki yeşil halıların rengi bile gözüme biraz solmuş gibi geliyor.
Caminin avlusuna çıkıyorum. Sessizlik hâkim. Yalnızca rüzgâr, ağaçların arasından hafifçe esiyor. Avlunun bir köşesinde, yaklaşık elli kadar mezar dikkatimi çekiyor. Mezar taşlarının hepsi yeni. Burada, bir zamanlar bu camide öğrencilik yapmış, imamlık etmiş insanların yattığını öğreniyorum.
Ellerimi kaldırıp, gıyaplarında bir Fatiha okuyorum.
Derin bir nefes alıyorum.
Artık Turfan’da namaz kılamayacağımı kabullenmiş durumdayım.
İçimde buruk bir huzur, zihnimde ise yeni bir rota var. Gün batarken Emin Minare’nin gölgesi uzuyor. Ben de ağır adımlarla otelime doğru yürürken, ertesi günkü durağımı düşünüyorum:
Doğu Türkistan’ın kalbi, Urumçi.
Urumçi: Modern Bir Şehrin İçindeki Sessiz Hapishane
Urumçi’ye adım attığınızda sizi karşılayan şey, bir başkentten beklenen canlılık değil; düzenlenmiş, denetimli ve fazlasıyla sessiz bir hayat oluyor. Devasa tren garları, geniş bulvarlar, modern metro hatları… Her şey ilk bakışta “gelişmiş” bir şehir izlenimi verse de, birkaç saat içinde bu modernliğin ağır bir kontrol mekanizmasının parçası olduğu hissi kaçınılmaz hâle geliyor. Şehirde atılan her adım kayıt altında; her girişte X-ray taramaları, pasaport kontrolleri ve görünmez kameralar eşlik ediyor.
Urumçi’nin kalbi sayılan Büyük Pazar (Erdaoqiao), bugün bir halk pazarı olmaktan çok, vitrine dönüştürülmüş bir dekoru andırıyor. Baharat kokuları, kebap dumanları ve renkli dükkânlar var ama bu canlılığın üzerinde bastırılmış bir sessizlik dolaşıyor. İnsanlar konuşurken temkinli, bakışlar kısa, cümleler eksik. Burada selam vermek bile riskli; “Selamün aleyküm” demenin yasak sayıldığı bir şehirde, sessizlik bir hayatta kalma refleksi hâline gelmiş.
Camiler, bu sessizliğin en çarpıcı tanıkları. Urumçi’de camiler var, ama ibadet özgürce yaşanmıyor. Ezan dışarıya okunmuyor, camilere giriş yalnızca belirli vakitlerde ve sıkı güvenlik kontrolüyle mümkün. Pasaportlar fotoğraflanıyor, yüzler kaydediliyor, ön saflar güvenlik şeritleriyle kapatılıyor. Raflarda Kur’an yok, duvarlarda ayet yok. Bazı camilerde namaz, mihrapta değil; loş, karanlık bölmelerde, gözetim altında kılınıyor. İbadet, bir inanç pratiğinden çok, izin verilmiş bir ritüele indirgenmiş durumda.
Cuma namazları ise bu baskının en açık sahnesi. Hutbeler büyük ölçüde Çince okunuyor; Kur’an’dan, merhametten ya da kardeşlikten bahsetmek yerine, Çin Komünist Partisi’nin propagandaları, “toplumsal düzen” ve “devlete sadakat” vurgulanıyor. Minber, dinî bir rehberlikten ziyade ideolojik bir kürsüye dönüşmüş. Cemaatin neredeyse tamamı yaşlılardan oluşuyor; gençler yok. Bu yokluk, yalnızca camilerden değil, bir neslin kimliğinden koparıldığının sessiz bir göstergesi.
Şehirdeki demografik değişim de bu baskının bir başka yüzü. Yıllar süren planlı göç politikalarıyla Han Çinlileri bölgeye yerleştirilmiş, Uygurlar kendi şehirlerinde azınlık hâline getirilmiş. Urumçi’nin sokaklarında Uygurca artık eskisi gibi yankılanmıyor; diller değişmiş, yüzler değişmiş, şehir kimliğini kaybetmiş. Bu dönüşüm, ekonomik kalkınma söylemleriyle örtülse de, geride kalan şey kültürel silinme ve derin bir korku atmosferi.
Urumçi’de insanlar konuşmuyor; çünkü konuşmanın bedelini biliyorlar. Bir çay masasında sorulan masum bir soru, uzun bir sessizliğe dönüşüyor. Gözlerde anlatılmamış hikâyeler, yarım kalmış cümleler ve bastırılmış bir yorgunluk var. Bu şehirde sessizlik bile konuşuyor ama kimse artık ses çıkarmaya cesaret edemiyor.
Urumçi, bugün yalnızca Doğu Türkistan’ın başkenti değil; aynı zamanda modern görünümlü bir baskı düzeninin, kontrol altına alınmış bir hayatın ve susturulmuş bir halkın sembolü. Burada asıl yankılanan şey, ezan ya da kalabalık değil; derin, ağır ve her yere sinmiş bir sessizlik.
Fişlenen Cemaat, Susturulan Ezan
Doğu Türkistan’da Cuma Namazı – Urumçi
Urumçi’nin merkezindeki Erdaoqiao Camii’nde Cuma namazı kılmak, benim için sıradan bir ibadet değil; hafızaya kazınan, insanın içini ağırlaştıran bir tanıklık oldu. Çünkü burada namaz, alışık olduğumuz gibi özgürce yaşanan bir inanç pratiği değil; sıkı kurallar, kayıtlar ve sessizlikle çevrili bir ritüel hâline getirilmiş.
Cami yalnızca namaz vakitlerinde açılıyor. Girişte sıkı güvenlik önlemleri var. Pasaportumun fotoğrafı çekildi, kimliğim sisteme kaydedildi. Daha içeri girmeden, ibadetin bile izne tabi olduğu hissi insanın içine işliyor. Dışarıdan ezan sesi duyamıyorsunuz; çünkü ezanlar artık caminin içinde, neredeyse fısıltı halinde okunuyor. Şehir, bu sesle buluşmaktan mahrum bırakılmış.
İçeri girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey, cemaatin neredeyse tamamının yaşlılardan oluşması oldu. Gençler yoktu. Çünkü gençler, camiye gitmenin fişlenmek anlamına geldiğini; fişlenmenin ise neye yol açacağını kimsenin bilmediğini çok iyi biliyor. Camide Kur’an-ı Kerim yoktu. Raflar boştu. İbadete izin varmış gibi görünüyor ama bu izin, tamamen kontrol altında ve göstermelik bir serbestlik hissi veriyor.
Buna rağmen, o camide omuz omuza durmak, dua etmek ve Uygur halkının hâlâ inancına tutunmaya çalıştığını görmek çok sarsıcıydı. Her şey susturulmuş olsa da, bu sessizliğin içinde derin bir direnç vardı.
Urumçi’deki ikinci önemli cami olan Ak Mescid de benzer durumda. Cami kapalı; yalnızca namaz vakitlerinde girişe izin veriliyor. Girişte yine pasaport kaydı alınıyor. Vakit namazı için gittiğimde camide tamamen yalnızdım. Namaza durmak istediğimde ise görevli, beni ön safa değil; caminin arka tarafında, karanlık ve izole bir bölmede namaz kılmaya zorladı. İbadet ederken bile gözetim altında olmanın verdiği tedirginlik, insanın iliklerine kadar işliyor.
Bir diğer önemli cami olan Beytül Ma’mur Camii de kapalıydı. Bölgedeki pek çok cami ve mescit ya tamamen kilitlenmiş durumda ya da yalnızca namaz vakitlerinde, yoğun güvenlik önlemleriyle açılıyor. Ancak bunlardan da vahim olan bir gerçek var: doğrudan yıkılan ve haritadan silinen camilerin sayısı oldukça fazla.
On yılı aşkın süredir bölgede ticaretle uğraşan Ankaralı bir iş insanı, bu durumu belgeleriyle birlikte benimle paylaştı. On beş yıldır Urumçi’de yaşayan bu kişi, Sincan’daki baskının zamanla biçim değiştirdiğini anlattı. Bugün sokaklarda gözle görülür bir şiddet yok belki; ama toplum çok daha derin bir korku evresinden geçiyor.
Yaklaşık on yıl önce yaşananların çok daha ağır olduğunu söyledi. O dönemlerde insanlar sokaklardan rastgele toplanıyor, üçer beşer gözaltına alınıyor, dükkânlar keyfi şekilde kapatılıyormuş. O zamanlar camiye gitmek bir yana, önünden geçmek bile tutuklanmak için yeterli bir sebep sayılıyormuş.
Ramazan aylarında sahur için evinde ışık yakanlara sabahın ilk saatlerinde operasyon düzenlendiğini anlattı. Polislerin gündüzleri dükkânları gezip esnafı çay ve sigara içmeye zorladığını; böylece oruçlu olup olmadıklarını kontrol ettiklerini söyledi. O günlerde gözaltına alınan pek çok kişiden yıllarca haber alınamamış. Ne ailelerine ne de avukatlarına bilgi verilmiş.
Bana özellikle, sokakta gördüğüm insanlarla bu konuları konuşmamam gerektiğini tembihledi. Çünkü buradaki insanlar artık konuşmaktan değil, dinlenmekten korkuyor. Genç ya da yaşlı fark etmiyor; neredeyse herkesin ya kendisi hapse girmiş ya da ailesinden biri şu anda cezaevinde. Bu durumun neredeyse istisnası kalmamış.
Yanında çalışan gençlerden birinin babası Kaşgar’daki bir cezaevindeymiş. Ben oradayken çocuk, babasını yalnızca bir saat görebilmek için yola çıkıyordu. Sessiz, boynu bükük ama içinde büyük bir sabır taşıyan bir yolculuğa…
Orada olmak, yaşananları birinci ağızdan duymak, insanın yüreğine ağır bir yük gibi çöküyor. Uzaktan bakıldığında yalnızca bir “haber” olan şeyler, bir anda yanınızdan geçen insanların hayatına, suskunluğuna ve gözlerindeki yorgunluğa dönüşüyor.
Doğu Türkistan’da ezan susturulmuş olabilir.
Ama bu topraklarda sessizlik bile artık çok şey anlatıyor.
Son Söz: Sessizliğin Tanıklığı
Ayrılırken Urumçi’de ve Doğu Türkistan’ın tamamında gördüklerim ve yaşadıklarım, yalnızca bir bölgenin değil; binlerce yıllık bir kültürün ve kimliğin sistematik biçimde silinmeye çalışıldığını açıkça ortaya koyuyor. Sokaklarda hâlâ yaşayan, ancak korku ve sürekli gözetim altında nefes almaya zorlanan Uygur halkı, yalnızca dini ve etnik kimliği nedeniyle hedef alınmış durumda. Camilerin kapıları kilitli, gençler inançlarından uzak tutuluyor, kültürel miras ya müzeye dönüştürülüyor ya da doğrudan haritadan siliniyor.
Tüm bu baskı ve yok etme politikası, uluslararası toplumun gözleri önünde, büyük ölçüde sessizlik içinde ilerliyor. Bu yaşananlar artık yalnızca bir insan hakları ihlali değil; bir halkın hafızasına karşı yürütülen sistematik bir yok oluş süreci.
Bugün Doğu Türkistan’da yaşananlar, yalnızca Uygur halkının değil, insanlığın ortak vicdanının sınandığı bir döneme işaret ediyor.
Ve bu coğrafyada en çok yankılanan şey artık ezan değil —
sessizliğin kendisi.
