El-Yermuk’ta yürürken insanın gözü bir süre sonra yıkıntılara alışıyor.
Çökmüş binalar, yanmış duvarlar, boş pencereler… Hepsi bir arka plan gürültüsüne dönüşüyor.
Ama bazı sesler var, durduruyor.

Etrafımın tamamen yıkıntılarla çevrelenmiş olduğu bir sokaktayım. Bir binanın en üst katından gelen bir ses durdurdu beni. Burada bir ses duyabileceğimi hiç beklemiyordum çünkü en ufak şekilde, insan yaşamına uygun bir kalıntı bulunmuyordu.
Dört katlı, ağır hasarlı bir yapı. İlk 3 katı tamamen bombalanmış, son kata çıkarken parçalanmış merdivenleri kullanmak gerekiyor. Duvarları yanmış, sağlam kalan neredeyse hiçbir yanı yok. Burada yaşam olabileceğini düşünmezsin.

Ama var.
Karı koca, yaşlı anneleri ve altı çocuk.
Dokuz kişi.
O binanın en üst katında.
“Gel” dediler.
Çağırdılar.
Çıktım.
Ev Diye Bir Şey Kalmamıştı
Girdiğim yer, teknik olarak bir evdi belki. Ama bildiğimiz anlamda değil.
Bir kanepe.
Bir masa.
Birkaç sandalye.
Pencereler kırık; rüzgârı kesmesi için örtüler asılmış.
Kapı yok. Kapının yerinde yine bir örtü.
Duvarlar is içinde.
Beton çıplak.
Soğuk, sert ve sessiz.
“Kahve içer misin?” diye sordular.
“Olur” dedim.
Ama evde kahve yok.
Şeker yok.
Aslında hiçbir şey yok.

En küçük çocuğu gönderdiler. Bakkala gitti. Kahve aldı, şeker aldı. Geri geldi. Sanki evde her şey varmış gibi, bu eksiklik hiç konuşulmadı.
Sonra yemek…
Bir tencere.
İçinde humus.
Yanında lavaş.
Hepsi bu.

Ardından çay.
Hepsi bu.
Dokuz Can, Bir Tencere Yemek

O anın ağırlığını anlatmak zor. Çünkü ortada sadece yoksulluk yoktu. Açlık da değildi. Daha derinde bir şey vardı.
Yıkılmış, yanmış, çökmüş bir evin içinde yaşayan dokuz insan, ellerinde olan her şeyi bana vermeye çalışıyordu. Kendilerinden kısmayı, yabancıya sunmayı hiç düşünmeden.

Sofrada paylaşılan şey humus değildi.
Misafirperverlikti.
Isrardı.
İnsan kalma çabasıydı.

El-Yermuk’ta bazı evler yıkılmış.
Bazı hayatlar durmuş.
Ama bazı insanlar, her şeye rağmen, hâlâ ayakta.
