Şam’a hangi yönden yaklaşırsanız yaklaşın, sizi ilk karşılayan ve şehri bir zırh gibi kuşatan Kasyun Dağı olur. Binlerce yıldır bu toprakların üzerinden geçen her medeniyete, her savaşa ve her feryada tanıklık eden bu dağ, adeta Şam’ın kaderinin yazıldığı bir levhadır.

Tarihin tozlu sayfalarına göre Kasyun, insanlık tarihinin ilk günahına, Habil ile Kabil’in o trajik kavgasına ev sahipliği yapmıştır. Rivayet odur ki; Kabil kardeşi Habil’i bu yamaçlarda katletmiş, dağ ise bu ilk zulme dayanamayıp bir mağara gibi ağzını açarak feryat etmiştir. Bugün “Kan Mağarası” (Mağarat el-Dem) olarak bilinen o nokta, Kasyun’un bağrındaki ilk yara olarak kabul edilir. Ancak Kasyun sadece bir keder dağı değildir; o aynı zamanda İbn Arabi gibi gönül sultanlarının, sayısız sahabi ve alimin ebedi istirahatgahı, şehrin manevi muhafızıdır. Şamlılar için Kasyun’a bakmak, bir şehre değil, bir tarihe ve inanç atlasına bakmaktır.
Ancak yakın tarih, bu manevi zirvenin üzerine karanlık bir gölge düşürdü. On yıllar boyunca Esad rejiminin demir yumruğu altında Kasyun, şehrin “panoramik balkonundan” ziyade, halkın tepesinde sallanan bir kılıca dönüştü. Stratejik konumu gereği dağın zirveleri ve iç kısımları, devasa silah depolarıyla, gelişmiş gözlem noktalarıyla ve şehri her an ateş altına alabilecek topçu bataryalarıyla donatıldı. Şam halkı, evlerinin pencerelerinden kafalarını kaldırdıklarında huzur bulacakları bir dağ değil, kendilerini her an izleyen ve gerektiğinde cezalandıran bir “göz” görüyorlardı. Devrim sancılarıyla birlikte Kasyun, rejimin sarsılmaz kalesi imajının merkez üssü haline getirildi; halka kapatıldı, yasaklı bölgelerle örüldü ve sıradan bir vatandaşın oraya çıkması imkansız bir hayale dönüştü. Dağın eteklerindeki o meşhur ışıklar, bir zamanlar şehrin neşesi iken, zulmün ve askeri tahakkümün soğuk pırıltılarına evrildi.
Bugünlerde ise Kasyun, sessiz ama derinden bir dönüşümün sancılarını yaşıyor. Bir zamanlar “zulmün tepesi” olarak anılan o stratejik noktalar, rejim etkisinin seyreldiği ve halkın yavaş yavaş kendi alanını geri kazanmaya başladığı bir rehabilitasyon sürecinde. Elbette bu dönüşüm henüz tam anlamıyla sivil bir özgürlük alanına evrilmiş değil; Kasyun hala ağır bir güvenlik bürokrasisi altında, girişler ancak özel izinlerle ve kontrollü geçişlerle sağlanabiliyor. Bu özel izinle dağın zirvesine ulaştığınızda, rüzgarın taşıdığı barut kokusunun yerini yavaş yavaş şehrin karmaşık ama canlı kokusuna bıraktığını hissediyorsunuz. Rejimin o meşhur “hakimiyet” algısının kalbine, yani askeri noktaların tam ortasına adım attığınızda, aslında bir devrin nasıl kapandığını ve halkın kendi topraklarına olan hasretinin o beton barikatları nasıl aşındırdığını görüyorsunuz.

Kasyun’un tepesinden aşağıya, yani Şam’ın o bitimsiz ışıklarına baktığınızda, bir zamanlar oradan halkın üzerine doğrultulan namluların yerinde bugün umudun ve yeniden inşanın izlerini sürmek mümkün. Bu dağ, Habil ve Kabil’den bu yana süregelen o kadim iyi ve kötü savaşının en canlı dekoru olmaya devam ediyor. Şam’ın bu mağrur şahidi, üzerindeki askeri postalların ve silah depolarının yükünden kurtulup tamamen halkına kavuşacağı günü bekliyor.

Kasyun’dan esen rüzgar artık sadece korku değil, Şam’ın tozlu sokaklarına yayılan bir özgürlük ve değişim fısıltısı taşıyor. Bir zamanlar zulmün zirvesi olan bu devasa kaya, şimdi küllerinden doğmaya çalışan bir halkın en yüksek kürsüsü olma yolunda ilerliyor.
